11 Eylül 2014 Perşembe

Bir Hayat Sıradanı

"Bir hayat sıradanı kalbim..."

Bu söz sanırım Feridun Düzağaç'a ait. Ne yalan söyleyeyim güzel ifade.

Zıtlıklar üstüne biraz kafa yordum son günlerde. Siyah ve beyaz, güzel ve çirkin, hayat ve ölüm...

Aslına bakarsanız bir an sadece bunlara (ne bileyim duygulara çiçeğe, böceğe) kafa yorma lüksümüzün olduğu bir dünya hayal ettim ama hayal etmesi bile lüks.
Bizim şansımızın ederi bu lüksü karşılamıyor.

Ülke meseleleri, dünya gündemi,  ölen insanlar, ölen insanlar, ölen insanlar...
Halimize şükretmenin bile utanç verdiği günler yaşıyoruz.

Onca siste gönül gözümüz nasıl fark etsin denizin, göğün güzelliğini?
***
Yıllar biriktikçe hayaller mi azalıyor?  Yaş aldıkça, hayal kurmanın masumiyetinden mi uzaklaşıyoruz? Sus küçüğün söz büyüğün sözünün acısını çıkarır gibi "hayal küçüğün gerçek büyüğün" mü?

Büyüdükçe hayal kurmaktan vazgeçmedim ama hayal kırıklıklarına senelerden zırh giydim.

Gerçekleşen hayallerin heyecanını gerçekleşmeyen hayallerin gölgesinden korumak epey emek gerektiriyor. Büyüyorsunuz mecburen mesela.

İniş ve çıkışla, gerçek ve hayalle harmanlı hayatlarımızda hepimize hayal kurma gücü diliyorum.

Yazının sonunda iddialı bir söz paylaşmak isterim :

"Dream on till your dream come true." (Aerosmith)


11 Mart 2013 Pazartesi

Kafes

            Dükkanın kepengini kaldırdığında gün ışığı içeriyi aydınlattı. Eski camlı vitrinini neredeyse üç aydır silmiyordu, camın üstünde biriken toz günden güne kalınlaşıyordu. Kafesleri dışarı koyup sergilemese ve büyükçe ''Pet Shop'' yazan mavi bir tabelası olmasa, ne sattığı belli olmazdı.
             Sol dükkandaki berber Mustafa Bey, kepengin çıkardığı gürültüyü duyar duymaz hemen her sabah yaptığı gibi elinde havlu, gözlüğü burnunun ucunda, telaşla dışarı çıkıp bağırdı:
             -Günaydın Ali Bey! Benim çırak yine geç kaldı.
              Ali Bey, Mustafa Bey'i severdi sevmesine ama bazen, aynı yaşta olmalarına rağmen onun kurduğu ve kendisinin kuramadığı, yıllar geçtikçe de iyice bu konudaki şansının azaldığını düşündüğü aile düzenine; akşam eve gittiğinde onu sevgiyle ve sıcak yemekle karşılayan eşine, içerde ödev yapan; babaları geldiğinde koşarak yemeğe oturan, biri ilkokul biri ortaokula giden çocuklarına çok imrenir; bu imrenme duygusunu bazen öyle yoğun hissederdi ki, neredeyse ondan nefret etmeye başlayacak gibi olurdu. Sonra da tüm bu saçma düşünceler için kendine kızardı.
               Bu da, öyle hissettiği sabahlardan biriydi.
               Önce Mustafa Bey'in sert hareketlerle elini kuruladığı havluya baktı, sonra ellerini cebinden çıkardı. İçinden gelmediğini belli eder bir sesle:
                -Günaydın. Gelir herhalde birazdan.
               Lafını bitirir bitirmez yan yokuştan pat pat koşan bir çocuğun ayak sesleri geldi ve çırak köşeyi dönüp, dükkanın önünde zor durdu. On yaşlarında, kumral ve çelimsiz bir çocuktu. Mustafa Bey çocuğun ensesine hafifçe vurup onu içeri yolladı.
                -Haydi kolay gelsin Ali Bey, diye bağırarak ve kirli önlüğünü savurarak içeri girdi.
                Ali Bey, kapıyı açtığında içerideki tüm hayvanlar adeta onu karşılar gibi ötmeye, havlamaya, miyavlamaya başlıyorlardı. Balıklar da akvaryum ve fanusların içinde ordan oraya çılgınca yüzmeye başlıyordu.
                 İşte tüm bu hareketlilik, ellili yaşlarına varmak üzere olan Ali Bey'e yalnızlığını biraz olsun unutturuyordu.
                 Yaz aylarında sıklıkla giydiği açık renk kısa kollu keten gömleğini giymişti. Altına da oldukça eski olan bir kotunu giymişti. Yılların eskitemediği spor ayakkabılarıyla da kendince günü kurtarmıştı.
                 Zayıf, uzun boylu ve kuru suratlı bir adamdı Ali Bey. Annesi ve babası bundan on iki sene önce Bursa'da trafik kazasında ölmüştü. Olayın travmasını teyzesi ve amcasının yoğunlaştırılmış ve baskıcı ilgisinin de etkisiyle iki senede zor atlatmıştı. Üzüntüsü geçmemişti ama, bununla yaşamaya alışmıştı. On sene önce Bursa'dan Ankara'ya adeta kaçmış, bir arkadaşının teşvikiyle pet shop açmıştı.
                Kafeslerin bir kısmını dışarı çıkardı. Tavşanlar, kediler, köpekler, kapıya yakın bir yere bir hamster ailesi...
                Dükkandaki tüm sakinlerin yemini ve yerlerinden memnun olup olmadığını kontrol ettikten sonra kasanın da olduğu masasına oturdu ve gazetesini açtı. Yine hiçbir şey beklemediği, dükkanı kapatacağı zamana kadar hayatında kaydedeğer en ufak bir değişiklik olmayacağını düşündüğü sıradan günlerden biriydi. İç geçirdi ve sağ dükkandaki çay ocağına telefon açıp bir çay söyledi.
                Çayını beklerken, kedilerden birinin biraz huzursuz davrandığını fark etti. Kapının tam karşısına denk gelen kafese yöneldi.
                 Kapı tarafından gelen ayak sesine:
               -Masaya koyuver Osman, sağol, dedi.
                 Beklediği çay tabağı tıkırtısını duymayınca, sağ omzunun üstünden kapıya baktı.
                 Gün ışığı tam karşıdan geldiği için yüzünü net seçemediği ama vücudu oldukça güzel olan, uzun ve kabarık saçlı bir kadın silüeti, elinde bir kafes ve içinde yavru köpekle kapıda duruyordu. Kadın aniden:
                -Kolay gelsin, dedi. Sesi adeta duygusuzdu.
                -Teşekkür ederim. Nasıl yardımcı olabilirim?
                Konuşurken kadına biraz yaklaşan Ali Bey, kadının yüzündeki neredeyse kusursuz ayrıntıya hayretle baktı. Saçları sarı denecek kadar açık renk ve dolgundu. Gözleri elaydı ve kocamandı. Kaşları belli belirsiz bir ifadeyle gözlerinin üstüne yerleşikti. Gözü ve kaşı arasındaki mesafe müthişti. Burnu küçük, dudakları dolgun ve pembeydi. Yüzünde belli belirsiz, belki de akşamdan silmediği, bir makyaj vardı.Teni bembeyazdı.
                 Bir kadının yüzünü daha önce bu kadar incelediğini hatırlamıyordu. Kadınlar konusunda çok kafa yormuşluğu da yoktu. Zaten dikiş tutturamadığı için hala yalnızdı.
                 Otuz beşinden daha yüksek göstermiyordu kadın. Adını sormak için karşı koyulması çok zor bir istek duyuyordu ama uygun kaçmayacağı için kendini tutuyordu. Kadın:
                -Bu köpeğe bakabileceğimi sanmıyorum.
                -Neden aldınız o halde?
                -Almadım, hediye geldi.
                Ali Bey iç geçirdi ve hayal kırıklığının hissettirdiği ateşi yüzünde hissetti. Tabi ya, sevgilisi filan göndermişti kesin. Ardından bir kavga ve olan her zamanki gibi hediye edilen zavallı köpeğe olmuştu yine. Bu nasıl bir şımarıklıktı, önceden kabul edilmeseydi o halde! Candı bu, oyuncak değildi. Bu şımarık kadın sırf aptal sevgilisi ile kavga etti diye, nasıl olur da böyle gözden çıkarabiliyordu. İyi ki şu aşk meşk işlerine bulaşmadım, böyle kadınlar da var hayatta! Hoş, ben olsam bakıp bakamayacağından iyice emin olur öyle bir evcil hayvan verirdim sevgilime. Aman! Neyse ne!
               -Eviniz mi müsait değil? dedi Ali Bey.
               -Sizi ilgilendirmez. diye çıkıştı Kadın.
               -Bağışlayın. diye karşılık verdi Ali Bey.Şaşkındı.
               Kadın başını bir anlık, elindeki kafese doğru eğdi. Sonra tekrar kaldırıp:
               -Afedersiniz. dedi. Ali Bey iyice şaşırdı.
               Ayakta umarsız şekilde bekliyordu. Derken beklenen çay, yandaki çay ocağından geldi. Kadın birkaç saniye bekleyip kenara çekildi. Osman dükkandan gidince Ali Bey:
               -Oturun isterseniz, dedi.
               Kadın masanın önündeki sandalyeye oturdu ve kafesi de kucağına aldı. Oldukça üzgün görünüyordu. Her zaman oturduğu yere geçen Ali Bey:
               -Çay ister miydiniz? diye sordu.
               -Hayır, teşekkürler.
               Kafesteki sevimli mi sevimli bir golden yavrusuydu. Aptal bir adam yüzünden nasıl vazgeçiyordu, hala Ali Bey'in aklı almıyordu. Cesaretini toplayan Ali Bey:
               -Neden bakamayacağınızı düşünüyorsunuz?
               Kadın kafasını kaldırıp üzgün bir şekilde masanın üstüne baktı. Boş gördüğü kısma kafesi koydu ve kafese küçük bir kız çocuğu gibi alnını dayadı. Belli belirsiz, mırıldanır gibi.
               -Dayımın hediyesi. dedi. Mutlu olayım diye.
               -Mutsuz musunuz?
               Kadın gözlerini Ali Bey'e dikince, Ali Bey bakışlarını çekinerek başka yöne çevirdi.
               -Mutluydum. Ama çok önceden! Bundan on iki sene önce çok mutluydum!
               Kadının sesi sanki gittikçe yükseliyordu. Ali Bey hiç bölmedi. Kadın anlatmaya başladı.
               -O kaza, hayatımı kararttı. Keşke o kazada ben de ölseydim de böyle acı çekmeseydim! Annem, babam, abim... Tüm ailemi o kazada kaybettim! dedi ve dişini sıka sıka ağlamaya başladı. Yüzü kıpkırmızı olmuştu. Göz makyajı hafifçe akmıştı.
               Ali Bey bu tatsız ortak noktalarını dile getirip getirmemekte kararsız kaldı. Bir ortak nokta bulduğu için, hediyenin sevgilisinden olmadığı için seviniyor ama bir yandan da sevindiği için kendine kızıyordu.
             -Anlıyorum. demekle yetindi.
             -Öylesine diyorsunuz, asla anlamıyorsunuz. Kimse anlamıyor. Baksanıza dayım bile, küçük çocuğa ağladı diye oyuncak alır gibi, yarama basayım diye köpek gönderiyor. Yaşam bana böyle büyük bir ızdırapken, bir canlıyla daha uğraşamam.
              Ali Bey şaşkındı ve karışık duygular içindeydi. Kendisi yarasına basmak için bu pet shopı açmıştı,kadın tek bir köpek yavrusuna bile tahammül edemiyordu üstelik yaraları aynı yerde ve aynı büyüklükteydi.Üstünde daha fazla düşünmeden:
             -Kaza nerede olmuştu? diye sordu.
             -Neden sordunuz? diye karşılık verdi Kadın.            
             -On iki sene önce bir kazada ben de ailemi kaybettim. Bursa'da, şu meşhur zincirleme kaza. Ölen beş kişiden ikisi annem ve babam.
            -Diğer üçü de benim ailem, dedi Kadın. Dehşete düşmüş bir ifade vardı yüzünde.
            -Anlıyorum dediğimde samimiydim. dedi Ali Bey ve Kadın'ın gülümsediğini görünce o da gülümsedi.
            Kadın elini saçına götürdü. Sandalyede oturuşunu düzeltti, boğazını temizledi. Etrafa bakındı. Tam o esnada Ali Bey:
             -Bir arkadaşım da bana ''mutlu olayım diye'' burayı açmamı tavsiye etti. dedi. Gülümsemeyi sürdürdü.
             -Mutlu musunuz? diye sordu Kadın.
             -On iki sene önce çok daha mutluydum. dedi Ali Bey ve bir süre sessizlik oldu.
           Çay buz gibi olmuştu ve hiç içilmemişti. Kadın ani bir hareketle ayağa kalktı, kafesi aldı ve:
             -Teşekkür ederim. deyip dükkandan dışarı çıktı. Ali Bey nezaketen ayağa kalkmıştı. Kadın gözden kaybolur kaybolmaz hızla yerine oturdu.
             Gün boyu kafasında, kadının dükkana girişinden çıkışına kadar olan zamanı canlandırdı. O yüz, ifadeler ve ses tonu asla aklından çıkmıyordu.
             Bir iki kişi gelip birkaç şey sordu, onun haricinde satış filan olmadı.
             Dükkanı biraz erken kapattı, bir an önce eve gitmek istiyordu.
                                                                         ***
             Eve gittiğinde hemen üstünü değiştirdi. Dünden kalan yemeğini ısıttı, yedi. Tabağını yıkarken kedilerin mamasını vermeyi unuttuğunu fark etti ve hızla evden çıktı.
             Hava kararmıştı. Yaz olmasına rağmen hafif bir akşam serinliği vardı. Sokaklar iyiden iyiye boşalmış. Dükkanların gerçek kapanma saati gelmiş hatta geçmişti.
             Dükkana varmaya yakın berber Mustafa Bey seslendi:
             -Ne kadar dalgınsın hemşerim! Dışarda bırakmışsın zavallı hayvanı.
             -Yok Abi ne köpeği, hepsini aldım içeri.
             Mustafa Bey berber dükkanına girip bir kafesle geri çıktı.
             -Al bak! diye haykırdı.
             Ali Bey hiç bozuntuya vermeden kafesi aldı. Kadın dükkanın önüne bırakıp gitmişti anlaşılan.
             Kafesi alıp dükkanın içine girdi. Bütün ışıkları açtıktan sonra kafesi açıp köpeği aldı. Çok sevimliydi. Gösterişsiz bir tasması vardı. Masaya koyup başını okşarken tasmanın altında eline bir kağıt takıldı. Bu bir nottu. Heyecanla notu açtı:
              -''Önceden çok daha mutluydum.''diyebilmek için, nasıl bakmak gerekiyor?
              Ali Bey arkasına yaslandı. Notu elinde çevirmeye başladı.
              Çok sonra fark etti; kağıdın arkasında bir telefon numarası yazılıydı...

14 Nisan 2012 Cumartesi

Klasikler Gecesi!

Bu akşam klasikleşmiş şarkıların akşamı olsun... Bilge , iftiharla sunar:
                                           The Police - Every Breath You Take

The Cure - Lovesong


U2 - With or Without You


David Bowie - The Man Who Sold The World


                                
                                                                  Johnny Cash - Hurt
                                                  

                                                          Eric Clapton - Tears In Heaven
                                                      
                                               Phil Collins - Another Day In Paradise

                 (özlemle...) Gary Moore - Still Got The Blues 
                                                  
                    
 (özlemle...) George Harrison - Got My Mind Set On You


Guns'n Roses - November Rain
    Bunlar sadece birkaçı dostlar... Ne dersiniz? Güzel bir ''Klasik gecesi'' oldu değil mi?
                                            

11 Nisan 2012 Çarşamba

Okan Bayül-geniş Zaman

     Bu yazdıklarım, benim gözlüklerimden, Okan'ın ; beyaz ekrandan evimize yansıyan suretidir!
    Ben Okan'ın ''rockçı'' halini severim!Rockçıyı seven halini.Gitardan anlayan, dostuna Gibson alan halini. Led Zeppelin, Deep Purple, David Gilmour seven halini.
     Popçulara, arabeskçilere, hip hopçılara da saygıyla fırsat verir.
     Sabah kuşaklarından arta kalan posayı, gecenin bir vakti toparlar.
     Haftasonuna kadar olan gecelerde (pazartesi hariç) iki gece bilimsel, bir gece biyografik program yapar. Cuma ve cumartesi medyaya ve disko anlayışına kafa tutar.
    Canlı yayını arayıp aramamak arasında çok kez gidip gelmişimdir. Heyecanlanıp elime yüzüme bulaştırırım diye hep vazgeçmişimdir.
    Kritik konularda yorum yaparken sınırlarını sesiyle çizer.Klişelerden kaçar.
    Renkli ve güzel ayakkabılarının üstüne bir ceket, bir t-shirt giyer.Saçı boya, sakalları ak adam!
    Konuklarına söz hakkı geçtiğinde bir gözü twitterdadır. Ben de acaba benim tweetimi okuyacak mı diye beklerim. Bloglarla ilgili programında okumuştu.
    Uygun kelime bulup hizaya getirmek zor oluyor Okan konusunda. Bunları okuma ihtimali olursa, müdahale edecek de uymayan, kafasına yatmayan yerleri düzeltecekmiş gibi hissettim yazarken.
    On Sekiz Tv tasarısını çok yakından takip ettim, hatta dahil olmak istedim, mailler attım ama müziğe çok yer verilmeyecekmiş galiba. Yine de farklı bir oluşum geliyordur diye tahmin ediyorum.
    Kültür ve zekanın ekstrem bir karışımı Okan.
    Ne yaparsa yapsın kocaman bir kitle peşinde.
    Go and f.ck dediğinde, önce gidecek ve sonra yatağa atlayacak bir kitle.
    Okan gibi hep farklı olabilmeyi, zamanı gelince ve şartlar olgunlaşınca Okan'ın benim müziğime de fırsat vermesini, o masada bir gün konuk olmayı, Tuncer Tunceli çalarken ben de söylemeyi dilerim...
   
     Benden bu farklı adama gelsin : Shine on! You, crazy diamond.
     Pink Floyd - Shine on you crazy diamond [ http://fizy.com/#s/101t86 ]
                                                                                                                   Bilge

31 Mart 2012 Cumartesi

Yerüstünden Potlar

     Günlük telaşelerin monotonluğundan yakınmayı bırakalı çok oldu.
     Günlük telaşelere tam anlamıyla kapılmaya başlayalı az...
     Günler beni ve etrafımdakileri; sel suları gibi sonu belirsiz bir yerlere taşıyor sanki. O esnada birisi, boğulmayayım diye bir simit atarsa; bir ses ederse eyvallah!
     Ama ben daha çok kendi akıntı yönümdeyim.
     Muhtemelen, onlardan ve sizlerden biraz farklı bir yerlerin açıklığında sürüklendikten sonra; başka bir kıyıya vuracağım.
     Hayat, Maraş dondurmacısı gibi; tutayım diye uzattığı ipi çekip durmazsa iyi olacak!
     Zira, şaka kaldırmak konusunda pek iyi değilimdir.
     Neyse...
     Buradan dolmuştaki yaşlı teyzelere de seslenmek istiyorum!
     Arkada birkaç yer birden varken, oturduğum yerden beni sizi ayakta bırakmışım gibi kötü hissettirmeyi ve kalkmamı nasıl sağlıyorsunuz?! Ve kalktığım an, o tek kişilik, minicik dolmuş koltuğuna kendinizi nasıl yıkıyorsunuz? Biriniz bana açıklayabilir mi? Günlerim bunu düşünmekle geçiyor. Strese sokuyorsunuz resmen! O hastalıklı ruh halinizi çekin hayatımdan!
    Bu günlerde lisede yanımdan ayırmadığım discmanimi dinliyorum. Yine o zamanlarda yaptığım mp3 cdlerimin kıymetini yeniden anlıyorum. Ne güzel müziklermiş, ne güzel hislermiş...
     Mart ayını bu sene hiç sevmedim. 31'inde bile buz gibiydi. Kış psikolojisinden çıkmamıza yardımcı bile olmadı, hatta engel oldu. Üstüne bizleri hasta etti; bağışıklık sistemimizi sille tokat dövdü. Meclisteki kavgacı milletvekili misin sayın Mart? Git kedileri kızıştır, ne bileyim.
     Bence her evde ''Anne TV karşında uyuması'' var. Anne TV karşısında uyuyorsa; genel olarak pek bir problem yok demektir. Evde olması gerekenler evdedir; o gün pek de büyük bir olay olmamıştır. Sıradan ve zararsız bir gündür o gün; anne TV karşısında uyuyorsa.
     Şunu okurum, şunu yaparım, şunu yazar-çizerim diye plan yapınca olmuyor olmuyor olmuyor! Plan yapmayınca da olmuyor. Nasıl olacak bilmiyorum.
     Ayrıca nedir bu hepimizdeki kıro burç yorumumuzu okumadan yapamama hastalığı? Neden hep kıro neden?
     Bence odanızda gözünüze gözünüze giren bir takvim varsa; ''takvim sendromu'' diye bir şey yaşayabilirsiniz. Ben yaşıyorum. Günleri işaretledikçe bir şeylere yaklaşıyormuşum da, bir şeylerin günü gelecekmiş de ben de gün sayıyormuşum gibi geliyor. İleri sayfalara bakıyorum, çarpıcı hiçbir şey bulamıyorum. Takvimde işaretsiz bir gün için gün sayıyorum resmen.
      Bu karman çorman yazı, buralarda kalsın.
      Son olarak : Hayat takvimlerimizin yaprakları; etli ve hiç solmayan cinsten olsun! Biz neşeli olalım, etrafımız neşe dolsun. Tüm gelişmeler işimize gelsin, ruhumuzun zilleri; hep keyifli bir şeyler çalsın! Mesela :
     
R.E.M. - Shiny Happy People { http://fizy.com/s/157vwp }

20 Mart 2012 Salı

İnsanlar 2

          Öykü, bir yandan kahvaltısını ederken; bir yandan da televizyondaki magazin programlarına bakıyordu. Her kadın gibi o da, soranlara ''Eğlencesine bakıyorum.'' dese de, içten içe; kim, kiminle, nerede yakalanmış; hangi ünlünün evi nasılmış, çılgınlar gibi merak ediyordu.
          Televizyonu tüplüydü, eski modeldi. Ailesinden ayrı eve, hatta ayrı kente taşınırken; ailesiyle geçirdiği günlerle dolu bir kutu misali; yanında getirmişti.
          ''İstanbul'a gücüm yetmez, Ankara'da bir iş bulup belki sonra geçerim.'' demişti teyzesine. Bu fikrini ailesiyle paylaşmadan önce, teyzesine anlatmıştı. Teyzesi Vidan Hanım, Öykü'nün hem dostu hem saygıdeğer büyüğüydü. Annesiyle bile paylaşamadığı şeyleri, onunla paylaşırdı. Bir derdi olursa beraber çözüm arayıp, en kritik kararları beraber alırlardı.
           Amasra'dan taşınma fikrini de, herkesten önce teyzesine açmıştı. Yazar olup, yükselip, Türkiye'nin en ünlü dergilerinden birinde editör olmayı planlıyordu. Bu, şatafatlı hayali, Amasra'nın güzel yazını ve soğuk kışını biraz gölgelemişti. Bir iş bulamayıp, otuzlarına yaklaşmaya başlayınca; bir de büyük şehre taşınmayı denemek istemişti.
           Teyzesi başta biraz yadırgamış, sonra anlamıştı Öykü'yü. Hak da vermişti.
           Öykü, üç sene öncesine kısa bir dönüş yaptıktan sonra, kahvaltısını bitirdiğini fark etti. Tavayı ve ekmeği mutfağa taşıdı. Çayı buz gibi olmuştu. Yenisini doldurdu.
            Çayını doldururken yine ev telefonu çaldı.
                                                              ***
             Oğuz birkaç saattir çizimin başındaydı ama hala ilerleme kaydedemiyordu. Aslında Ali biraz çenesini kapatsa ve Oğuz'a takılmayı kesse; bir şeyler yapacaktı ama olmuyordu işte. Belki de suçu, içinden Ali'ye atsa da, kendinde buluyordu. Bazen yaptığı işten çok sıkılıyor, yanlış bölüm okuduğunu düşünüyordu.
             Ali, ayaklarını salondaki sandalyeye uzatmış; elinde kahveyle, Oğuz'a geçen tanıştığı kızı anlatıyordu.
             ''Ya, aslında sıradan biri ama kızda bir şey var abi. Çözemedim...''
              Oğuz : ''Ali, abi sen çok orijinalsin ya. Kız sıradan, sen orijinalsin.''
              Ali : ''Niye öyle dedin şimdi? Kendi çapımda farklı biriyim yani.''
              Oğuz : ''Evet, ama sadece kendi minik çapında Aliş''
              Ali : ''Sus lan! Senin göbek çapın çok orijinal. Dünyanın yarı çapı.''
              Oğuz : ''He Ali, he.''
              Bu orta okul atışmalarından hiç vazgeçmiyorlardı. Derken;
               Oğuz : ''Yarın Nermin Abla geliyor bak Biraz toparla odanı.''
              Ali : ''Anlamıyorum abi! Kadın onun için gelmiyor mu zaten?''
              Oğuz : ''Donunu da mı toplayacak lan!''
              Ali : ''Tamam tamam. Pizza yer miyiz?''
              Oğuz : '' Şahane olur.''
              Ali, yerinden nihayet kalktı. Önce pencereden dışarıya şöyle bir baktı. Hava güneşliydi.Sonra cep telefonunu bulmaya, odasına gitti. Kapısını açık bıraktı. Oğuz arkasına bakınca, Ali'nin yatağında kimsenin olmadığını gördü ve ''Vay, yalnız gelmişsin gece?'' dedi.
              Ali, bir yandan telefonunu ararken bir yandan laf yetiştirdi : ''Bu sefer ağırdan alıyorum.''
              Oğuz ''Ha s..tir ordan.'' diye mırıldandı.
              Ali : ''Efendim abi?''
              Oğuz : ''Yok bir şey, söyle pizzaları hadi.''
                                                                     ***
              Emel odasında ders çalışmaya gayret ediyordu. Ama içinden gelimiyordu bile. Onu kamçılayan tek şey, bir daha bu dersten kalmak istememesiydi. Kendini zorluyordu.
              Hiç keyfi yoktu. Ama çalışması gerekiyordu.
              Çalışmaya biraz daha zorladı kendini. Ama olmuyordu.
                                               

28 Şubat 2012 Salı

Sol Şerit Abone!

    Yeni işimin ilk izin gününden sevgilerle...
    Sevgilerle derken sanırım bloga sevgilerle...
    İnsanı evde hapsedercesine kar yağıyor... Bu sene çok yağdı. Yağmaya doyamadı.
    Kar taneleri, her yeri ince ince işledi.
    İzin günümü işte bu kar yüzünden evde geçirmek durumundayım. En azından dinlenirim. Annem anlatır ben dinlerim, ben anlatırım annem dinler.
    Yayılmanın dibine vururum.
    Odamı dağınık bırakıp, boş boş seyrine dalarım.
    Aklıma gelebilecek tüm boşa vakit geçirme aktivitelerini yapar, kafamı rahatlatırım.
                                                 ***
    Hayat, yollarına bir takım bariyerler koymuş ama; hız sınırlarına da gelemiyor ki ruhum...
    Şeridimin dışına çıkmadıkça rahatım. Rahatsın, rahat...
    En fazla radara yakalanırım, bir uyarı alıp yoluma devam ederim.
    Küçük bir çocuğun elini sobaya değip, sıcağın canını acıttığını öğrenmesi gibi...
    Sınır aşımlarımdan öğrenirim...
                                                ***
    Aklımdaki labirentin çıkış yolunu bulduğumda, tüm bu hayat telaşım durulacak...
    O çıkış yolunu aramaya hiç niyetim yok!
    İçimdeki ses nereden geliyorsa ben oraya...
    Yeter ki şeritten çıkmayayım, duvara toslamayayım...
                                              ***
    Herkese en dolambaçlısından labirentler ve o güzel labirentlerin içide kaybolmaya hazır hayat coşkusu dilerim!..
Şarkı : http://fizy.com/#s/16k203 { Red Hot Chili Peppers - Snow (Hey Oh) }