19 Ekim 2011 Çarşamba

Bir Genç Adam

    Bu satırları, fast-food restoranlarının soğuyunca karton hissi veren patates kızartmalarını mideme indirdikten sonra yazıyorum.      
    Yorulup yorulup bir şey elde edemediğimi düşündüğüm günlerden birini yaşadım.
    Hayatımın üniversite öğrenciliği kısmının sona erdiği dönemindeyim. Birkaç belge ve bir dolu kaygı beni buraya tekrar getiren.
    Tam dört yıl dört ay sonra (bu arada en sevdiğim rakamdır dört), ilk kez ders amaçsız, yetişme ve sınav kaygısız olarak kampüsün yollarından, soğuk binaların önünden geçtim.
    Herkesin dediği ''Nasıl geçtiğini anlamazsın bile.'' sözünün gerçek olduğunu şu günlerde gerçekten anlıyorum.
    Dört sene çok çabuk geçti.
    O yoğun ders programları, bir sürü önemli konu, bir sürü anlatı ve bir sürü insan... Ne yani sadece hayatımın devamı için araç mıydı hepsi?
    Sınıfların içinde aynı dersi dinlediğim yüzler birer birer silinmeye başladı.
    Tıpkı lisede olduğu gibi.
    Belki benim geri dönüşsüz geçmiş tavrımdan da kaynaklanıyordur. Ama üniversite hayatı ''taze bitti''.
    Birkaç yaş ileri attı ömür.
    On yedili avare yaşlar geride kaldı, yirmideki ikinin yanındaki sıfırın yerinde yeller esiyor.
    Pek çok taş aklımın duvarlarına çarpa çarpa, ufalana ufalana yerine oturdu.
    Geriye oyuk oyuk izler, taş kırıntıları kaldı.
    Şimdilik esinti yavaş. Ama bekliyorum bir fırtına esip götürecek tozu pisi de.
    Çok karizmatik kaygılarım yok, hayatın anlamını filan sorgulamıyorum ama; bazı şeylerin anlamsızlığı çok canımı sıkıyor.
                                  ***
    Bir genç adam düşünüyorum mesela, muhtemelen aşık.
    Annesi, babası, kardeşleri veya abi, ablaları var. Belki de tek çocuk.
    Uyuyup da büyüyenlerdenmiş.
    Küçükken yaramaz olup büyüyünce akıllananlardan. Belki de hep uslu olanlardan.
    Annesinin vazosunu kırmış, babasını zamanında çok kızdırmış.
    Abisiyle hep kavga edermiş, kız kardeşine karşı sertmiş.
    Erkek kardeşinin biricik abisiymiş.
    Muhtemelen liseden sonrasına dikiş tutturamamış.
    Herkesin binip rastgele bir yola düştüğü trenin son vagonuna atlamaya nefesi yetmemiş.
    Bir genç adam, muhtemelen aşık.
    Mahalleden bir kızı çok sevmiş, lise aşkından vazgeçmemiş. Veya ilkokuldaki sıra arkadaşı kıza hala aşıkmış.
    Belki de hiç okula gitmemiş.
    Ama nişanlanmış, sözlenmiş veya yeni evlenmiş. Belki de yalnız. Ama muhtemelen aşık.
    Annesinin biricik oğlu, babasının gururu.
    Törenlerle,kınası yakılarak askere gönderilmiş. Vatana kurban olsun diye.
    Bir yaşına daha taze girmiş. Hayatına, hayallerine daha göz ucuyla bakabilmiş.
    Uzağa gönderilmiş.
 
    Bir gün televizyondaki kadın spiker birkaç isim saymış. Sonra bir magazin haberine geçmiş. Veya hayvanat bahçesinde ölen timsah demiş başka çekim açısına dönerek.
    Oğlunun adı bir magazin haberi önce annesinin kulağına çalınmış.
    Annesinin yüreği, oğlunun üstüne atılan el bombaları kadarmış.
    Herkesin yüreği eli kadarmış.
    Oğlunun yüreği el kadarmış.
    Oğlu giderken el sallamış.
    Arkasından dökülen sular tersine akmış.
    Babasının yüreği, oğlunun nöbet tuttuğu karakolun penceresi kadarmış.
    İçinde oğlu varmış.
    Yürekleri, bayrak sarılı bir tahta kutuda kilitli kalmış.
    Kutunun önünde bir genç adam portresi. Muhtemelen aşık.
                               ***
    Hani adam madam (!) oluyorduk okuyunca?
    E okuduk işte!
 
Şarkı : Radiohead - Exit Music (For A Film) - ( http://fizy.com/#s/16md4b )

9 Ekim 2011 Pazar

Bavul İçi, Hayat Dışı

      Ankara'da nihayet tam anlamıyla bir sonbahar havası var. Nihayet; çünkü ne giyeceğimizi bir türlü bilemediğimiz, elimizde montlarla hırkalarla rahatsız dolaştığımız günler sona erdi.
     Yaz mevsiminin tatilden arta kalan rehaveti ortadan kalktı. İlkokul ve liselerin okul dönemi düzene girdi.Herkes haftaiçleri erken kalkmaya, haftasonlarını iple çekmeye nihayet alıştı.Trafiktekiler birbiriyle yarışmaya zaten alışıktı.
     Alışveriş merkezlerinden başka pek gezecek yeri olmayan Başkent'in sokakları boşalmaya başladı.
İnsanlar artık ya evde ya alışveriş merkezinde.
     İlkbaharda içine kışlıklarımı tıkıştırdığım eski bavul bugün ortaya çıktı. Gardırobun içindeki neşeli, renkli, ince; sıcak mevsimler sebebiyle daha yaratıcı ve lakayt giysilerim, yerlerinden yedi - sekiz aylığına ayrıldı. Yerlerine daha ciddi, daha renksiz, daha otorite giysiler geldi.
     Bavulu bu mevsimlerde açmadan önce, ona dışarıdan baktığımda; yüksek dağlar gibi şişkin ve patlayacak durumdadır. Ama açtığımda anlarım ki, yazlık kıyafetlerimin sayısının neredeyse üçte biri kadar parça; sadece kalın oldukları için dağ gibi görünmektedir. Bu hayal kırıklığını her seferinde yaşarım.
     İşin eğlenceli olan kısmı ise, aylar önce kaldırdığım için unuttuğum ve çok sevdiğim kıyafetlerimin varlığına tekrar varmam. ''Aaaa benim böyle bir kazağım vardıııı.''
     Yazlıkları bavula kaldırırken, bu yazın tüm güzel olaylarını tekrar tekrar yaşadım. Bavulun içine, seneye de en az bu kadar güzel bir yaz yaşamayı dilediğimi fısıldayıp, fermuarını hızla çektim.
     Dört bavul olsa, ben içlerine dört mevsimi hapsetsem. Ben bavulu açmadan hava ısınmasa, soğumasa.
     Güzel dilekli mevsimler, bavulumun içinde katlı katlı dursa. Ben istediğimi çıkarsam, istediğimi kaldırsam.
     İsteğim dışındaki aksilikleri, küçüldü diye birilerine versem.
     En sevdiklerimin başka renklerini de bulsam.
     Yıkadıkça solmayan siyahlar, asla sararmayan beyazlar...
     Capcanlı renklerin, neyle giyilebileceğine dair inanılmaz kararsızlık...
     Kilo verince iyiden iyiye büyük gelen pantolonlar, t-shirtler...
     Tek isteğim medium bir hayat.
     Kirlenmeyen, yıkanmayan; bu sayede solmayan...
     Ne belimden düşen, ne de etimi sıkıştıran...
     Mümkünse...

{ Şarkı : The Who - Behind Blue Eyes ( http://fizy.com/#s/18dtrn ) }

7 Ekim 2011 Cuma

Metro İnsanları

Bir vagonunu hunharca hayatıma sabitleyen Ankara metrosunu son günlerde çok fazla kullanıyorum. 
İster istemez gözlem yaparken buluyorum kendimi.
Sayısız insan bir an önce bir yerlere ulaşma derdinde.

İşte birkaçı :

Baş Örtülü Ton Ton Teyze : Baş örtüsünü çenesinin altında sıkı sıkıya bağlamış; yuvarlak çerçeveli gözlüğünün sap kısımından dışarı tel tel çıkmış saçlarına aldırmadan etrafı süzmeye çoktan başlamış teyze tipidir. İki eliyle sıkı sıkıya kavradığı, dizlerinin üstündeki çantası; genelde bir kuyumcudan promosyondur ve üstünde kuyumcunun ismi kocaman yazar. İçinden dışarı fışkıran bir çift örgü şişini ve ipliği net olarak görebilirsiniz. Olur da yer vermezseniz; delici bakışlarıyla mutlaka sizi yerinizden edecektir. Görür görmez yer vermek yararınıza olacaktır.

Baş Örtülü Ton Ton Teyzenin Eşi : Baş örtülü ton ton teyzenin koluna girdiği, boyu ton ton teyzeden genelde uzun ve onunla sürekli iletişimde olabilmek için, ne dediğini duymak için ona doğru eğilmekten kamburlaşmış, çizgili ve gömlek yakalı, cepli t-shirtli, mutlaka emekli amcalardır. Saç varsa ak, yoksa zaten yoktur. Zevcelerini telaşla bir yere oturtma derdindediler. Paniklerini hareketlerinden algılayabilirsiniz.

Evli ve Çocuklu Kadın : Dört - beş yaşlarındaki çocuğunu elinden tutmuş, kapıdan girdiği an yer vermeniz beklenen insan tiplerindendir. Pek bakımlı değildir ama güzeldir.Verdiğiniz yeri önce reddeder sonra oturup çocuğunu kucağına alır. Çocuk belli bir süre sonra mutlaka ağlar. Söz konusu anne çocuğu çeşitli yöntemlerle susturmaya çalışır. Susturamadan ineceği durağa gelir.

Evli ve Çocuklu Adam : Metroda genelde ayakta kalmayan insanlardır. Kucaklarına çocuklarını oturturlar. Kışın kabarık montları, fitilli kadife pantolonları ile gözünüze çarparlar. İstikamet genelde çocuğa oyuncak almaya gidilen alışveriş merkezidir.Oyuncak, yemek ve sinema üçlüsü yapılacak olabilir.

Not : Anne-baba-çocuk veya çocuklar oluşumuna da sık sık rastlayabilirsiniz.

Nişanlılar : Sürekli el ele olan, yakın zamanda evlenecekleri için olabildiğince heyecanlı çiftlerdir. Tüm hareketleri birbiriyle uyum içinde, hatta bazen kıyafetleri de uyumlu, kavga filan etmedilerse güler yüzlülerdir. Genelde yirmi ve otuz yaş arasındadırlar. İki boş yerin ortasında oturuyorsanız, onları gördüğünüzde bir yana kayarsanız iyi edersiniz.

Sevgililer : Yaşlarına bağlı olarak konumları değişir. On altı-yirmi bir arası yaşlardaki sevgililer boş yer filan aramazlar. Onlar için vagonun uç tarafları her zaman idealdir. El ele tutuşmak, sarılmak gibi eylemler o bölgede daha rahat yapılabilir. Yirmi bir yaş üstü, yüzük ayrıntısı hariç genelde nişanlı çiftler gibi davranırlar. 

Üniversiteliler : Genelde tek başlarına gezmeyen bireyler olduklarından, yanlarında hep enerjik bir veya birden fazla arkadaşla, yüksek sesle konuşan, gülen, ne olursa olsun çok eğleniyor gibi görünen insanlardır. Mutlaka Converse giyerler. Lise sonrasının kişilik tutarsızlığını bu bireylerde gözlemleyebilirsiniz. Yaşlılara yer veren, pırıl pırıl giyimli, güler yüzlü olanları olduğu gibi; daha isyankar takılan, içine kapanık, melankolik tipleri de mevcuttur. Bu tipler lisedeki hallerinin etkisini daha fazla yaşamaktadırlar.

Liseliler : Vagon uçlarında ısrarla yere oturan bireylerdir. Külçe gibi ağır sırt çantaları, mutlaka pantolonun ve eteğin dışına çıkmış gömlekleri, iplikten örme bileklikleri ile göze çarparlar. Yüzleri sivilceli, zihinleri derin düşüncelidir. Her ruh halinde olabilirler. Kızlı- erkekli topluluk halinde bindilerse, biraz gözlemlerseniz topluluk içinde hangi erkeğin hangi kızdan hoşlandığını anlarsınız. Ergen kategorisinde oldukları için, inmeyecekleri halde kapının önünde bekleme, siz ineceğiniz zaman büyük rahatsızlık vermişsinizcesine ters ters bakma gibi davranışları vardır. Kenarda oturuyorsanız, kolunuzu tam koyacağınız kenara sırtlarını dönüp dayanırlar. Yol boyu bir popoyla yanak yanağa gitmeniz olasıdır. 

Tüm bu insan çeşitlerinden başka. yanınızda oturan ve okuduğunuz gazeteyi, kitabı yan yan bakarak okumaya çalışan insan tipi vardır.Oldukça sinir bozucudur.

Biliyorum tüm bunlar çok saçma. 
Birkaç dakikalık duraklar arasında, birkaç hayatın penceresinden içeriyi göz ucuyla görmeye çalıştım.
Hayatları tam seçemedim ama, perdeye yansıyan gölgeleri yakaladım.