14 Nisan 2012 Cumartesi

Klasikler Gecesi!

Bu akşam klasikleşmiş şarkıların akşamı olsun... Bilge , iftiharla sunar:
                                           The Police - Every Breath You Take

The Cure - Lovesong


U2 - With or Without You


David Bowie - The Man Who Sold The World


                                
                                                                  Johnny Cash - Hurt
                                                  

                                                          Eric Clapton - Tears In Heaven
                                                      
                                               Phil Collins - Another Day In Paradise

                 (özlemle...) Gary Moore - Still Got The Blues 
                                                  
                    
 (özlemle...) George Harrison - Got My Mind Set On You


Guns'n Roses - November Rain
    Bunlar sadece birkaçı dostlar... Ne dersiniz? Güzel bir ''Klasik gecesi'' oldu değil mi?
                                            

11 Nisan 2012 Çarşamba

Okan Bayül-geniş Zaman

     Bu yazdıklarım, benim gözlüklerimden, Okan'ın ; beyaz ekrandan evimize yansıyan suretidir!
    Ben Okan'ın ''rockçı'' halini severim!Rockçıyı seven halini.Gitardan anlayan, dostuna Gibson alan halini. Led Zeppelin, Deep Purple, David Gilmour seven halini.
     Popçulara, arabeskçilere, hip hopçılara da saygıyla fırsat verir.
     Sabah kuşaklarından arta kalan posayı, gecenin bir vakti toparlar.
     Haftasonuna kadar olan gecelerde (pazartesi hariç) iki gece bilimsel, bir gece biyografik program yapar. Cuma ve cumartesi medyaya ve disko anlayışına kafa tutar.
    Canlı yayını arayıp aramamak arasında çok kez gidip gelmişimdir. Heyecanlanıp elime yüzüme bulaştırırım diye hep vazgeçmişimdir.
    Kritik konularda yorum yaparken sınırlarını sesiyle çizer.Klişelerden kaçar.
    Renkli ve güzel ayakkabılarının üstüne bir ceket, bir t-shirt giyer.Saçı boya, sakalları ak adam!
    Konuklarına söz hakkı geçtiğinde bir gözü twitterdadır. Ben de acaba benim tweetimi okuyacak mı diye beklerim. Bloglarla ilgili programında okumuştu.
    Uygun kelime bulup hizaya getirmek zor oluyor Okan konusunda. Bunları okuma ihtimali olursa, müdahale edecek de uymayan, kafasına yatmayan yerleri düzeltecekmiş gibi hissettim yazarken.
    On Sekiz Tv tasarısını çok yakından takip ettim, hatta dahil olmak istedim, mailler attım ama müziğe çok yer verilmeyecekmiş galiba. Yine de farklı bir oluşum geliyordur diye tahmin ediyorum.
    Kültür ve zekanın ekstrem bir karışımı Okan.
    Ne yaparsa yapsın kocaman bir kitle peşinde.
    Go and f.ck dediğinde, önce gidecek ve sonra yatağa atlayacak bir kitle.
    Okan gibi hep farklı olabilmeyi, zamanı gelince ve şartlar olgunlaşınca Okan'ın benim müziğime de fırsat vermesini, o masada bir gün konuk olmayı, Tuncer Tunceli çalarken ben de söylemeyi dilerim...
   
     Benden bu farklı adama gelsin : Shine on! You, crazy diamond.
     Pink Floyd - Shine on you crazy diamond [ http://fizy.com/#s/101t86 ]
                                                                                                                   Bilge

31 Mart 2012 Cumartesi

Yerüstünden Potlar

     Günlük telaşelerin monotonluğundan yakınmayı bırakalı çok oldu.
     Günlük telaşelere tam anlamıyla kapılmaya başlayalı az...
     Günler beni ve etrafımdakileri; sel suları gibi sonu belirsiz bir yerlere taşıyor sanki. O esnada birisi, boğulmayayım diye bir simit atarsa; bir ses ederse eyvallah!
     Ama ben daha çok kendi akıntı yönümdeyim.
     Muhtemelen, onlardan ve sizlerden biraz farklı bir yerlerin açıklığında sürüklendikten sonra; başka bir kıyıya vuracağım.
     Hayat, Maraş dondurmacısı gibi; tutayım diye uzattığı ipi çekip durmazsa iyi olacak!
     Zira, şaka kaldırmak konusunda pek iyi değilimdir.
     Neyse...
     Buradan dolmuştaki yaşlı teyzelere de seslenmek istiyorum!
     Arkada birkaç yer birden varken, oturduğum yerden beni sizi ayakta bırakmışım gibi kötü hissettirmeyi ve kalkmamı nasıl sağlıyorsunuz?! Ve kalktığım an, o tek kişilik, minicik dolmuş koltuğuna kendinizi nasıl yıkıyorsunuz? Biriniz bana açıklayabilir mi? Günlerim bunu düşünmekle geçiyor. Strese sokuyorsunuz resmen! O hastalıklı ruh halinizi çekin hayatımdan!
    Bu günlerde lisede yanımdan ayırmadığım discmanimi dinliyorum. Yine o zamanlarda yaptığım mp3 cdlerimin kıymetini yeniden anlıyorum. Ne güzel müziklermiş, ne güzel hislermiş...
     Mart ayını bu sene hiç sevmedim. 31'inde bile buz gibiydi. Kış psikolojisinden çıkmamıza yardımcı bile olmadı, hatta engel oldu. Üstüne bizleri hasta etti; bağışıklık sistemimizi sille tokat dövdü. Meclisteki kavgacı milletvekili misin sayın Mart? Git kedileri kızıştır, ne bileyim.
     Bence her evde ''Anne TV karşında uyuması'' var. Anne TV karşısında uyuyorsa; genel olarak pek bir problem yok demektir. Evde olması gerekenler evdedir; o gün pek de büyük bir olay olmamıştır. Sıradan ve zararsız bir gündür o gün; anne TV karşısında uyuyorsa.
     Şunu okurum, şunu yaparım, şunu yazar-çizerim diye plan yapınca olmuyor olmuyor olmuyor! Plan yapmayınca da olmuyor. Nasıl olacak bilmiyorum.
     Ayrıca nedir bu hepimizdeki kıro burç yorumumuzu okumadan yapamama hastalığı? Neden hep kıro neden?
     Bence odanızda gözünüze gözünüze giren bir takvim varsa; ''takvim sendromu'' diye bir şey yaşayabilirsiniz. Ben yaşıyorum. Günleri işaretledikçe bir şeylere yaklaşıyormuşum da, bir şeylerin günü gelecekmiş de ben de gün sayıyormuşum gibi geliyor. İleri sayfalara bakıyorum, çarpıcı hiçbir şey bulamıyorum. Takvimde işaretsiz bir gün için gün sayıyorum resmen.
      Bu karman çorman yazı, buralarda kalsın.
      Son olarak : Hayat takvimlerimizin yaprakları; etli ve hiç solmayan cinsten olsun! Biz neşeli olalım, etrafımız neşe dolsun. Tüm gelişmeler işimize gelsin, ruhumuzun zilleri; hep keyifli bir şeyler çalsın! Mesela :
     
R.E.M. - Shiny Happy People { http://fizy.com/s/157vwp }

20 Mart 2012 Salı

İnsanlar 2

          Öykü, bir yandan kahvaltısını ederken; bir yandan da televizyondaki magazin programlarına bakıyordu. Her kadın gibi o da, soranlara ''Eğlencesine bakıyorum.'' dese de, içten içe; kim, kiminle, nerede yakalanmış; hangi ünlünün evi nasılmış, çılgınlar gibi merak ediyordu.
          Televizyonu tüplüydü, eski modeldi. Ailesinden ayrı eve, hatta ayrı kente taşınırken; ailesiyle geçirdiği günlerle dolu bir kutu misali; yanında getirmişti.
          ''İstanbul'a gücüm yetmez, Ankara'da bir iş bulup belki sonra geçerim.'' demişti teyzesine. Bu fikrini ailesiyle paylaşmadan önce, teyzesine anlatmıştı. Teyzesi Vidan Hanım, Öykü'nün hem dostu hem saygıdeğer büyüğüydü. Annesiyle bile paylaşamadığı şeyleri, onunla paylaşırdı. Bir derdi olursa beraber çözüm arayıp, en kritik kararları beraber alırlardı.
           Amasra'dan taşınma fikrini de, herkesten önce teyzesine açmıştı. Yazar olup, yükselip, Türkiye'nin en ünlü dergilerinden birinde editör olmayı planlıyordu. Bu, şatafatlı hayali, Amasra'nın güzel yazını ve soğuk kışını biraz gölgelemişti. Bir iş bulamayıp, otuzlarına yaklaşmaya başlayınca; bir de büyük şehre taşınmayı denemek istemişti.
           Teyzesi başta biraz yadırgamış, sonra anlamıştı Öykü'yü. Hak da vermişti.
           Öykü, üç sene öncesine kısa bir dönüş yaptıktan sonra, kahvaltısını bitirdiğini fark etti. Tavayı ve ekmeği mutfağa taşıdı. Çayı buz gibi olmuştu. Yenisini doldurdu.
            Çayını doldururken yine ev telefonu çaldı.
                                                              ***
             Oğuz birkaç saattir çizimin başındaydı ama hala ilerleme kaydedemiyordu. Aslında Ali biraz çenesini kapatsa ve Oğuz'a takılmayı kesse; bir şeyler yapacaktı ama olmuyordu işte. Belki de suçu, içinden Ali'ye atsa da, kendinde buluyordu. Bazen yaptığı işten çok sıkılıyor, yanlış bölüm okuduğunu düşünüyordu.
             Ali, ayaklarını salondaki sandalyeye uzatmış; elinde kahveyle, Oğuz'a geçen tanıştığı kızı anlatıyordu.
             ''Ya, aslında sıradan biri ama kızda bir şey var abi. Çözemedim...''
              Oğuz : ''Ali, abi sen çok orijinalsin ya. Kız sıradan, sen orijinalsin.''
              Ali : ''Niye öyle dedin şimdi? Kendi çapımda farklı biriyim yani.''
              Oğuz : ''Evet, ama sadece kendi minik çapında Aliş''
              Ali : ''Sus lan! Senin göbek çapın çok orijinal. Dünyanın yarı çapı.''
              Oğuz : ''He Ali, he.''
              Bu orta okul atışmalarından hiç vazgeçmiyorlardı. Derken;
               Oğuz : ''Yarın Nermin Abla geliyor bak Biraz toparla odanı.''
              Ali : ''Anlamıyorum abi! Kadın onun için gelmiyor mu zaten?''
              Oğuz : ''Donunu da mı toplayacak lan!''
              Ali : ''Tamam tamam. Pizza yer miyiz?''
              Oğuz : '' Şahane olur.''
              Ali, yerinden nihayet kalktı. Önce pencereden dışarıya şöyle bir baktı. Hava güneşliydi.Sonra cep telefonunu bulmaya, odasına gitti. Kapısını açık bıraktı. Oğuz arkasına bakınca, Ali'nin yatağında kimsenin olmadığını gördü ve ''Vay, yalnız gelmişsin gece?'' dedi.
              Ali, bir yandan telefonunu ararken bir yandan laf yetiştirdi : ''Bu sefer ağırdan alıyorum.''
              Oğuz ''Ha s..tir ordan.'' diye mırıldandı.
              Ali : ''Efendim abi?''
              Oğuz : ''Yok bir şey, söyle pizzaları hadi.''
                                                                     ***
              Emel odasında ders çalışmaya gayret ediyordu. Ama içinden gelimiyordu bile. Onu kamçılayan tek şey, bir daha bu dersten kalmak istememesiydi. Kendini zorluyordu.
              Hiç keyfi yoktu. Ama çalışması gerekiyordu.
              Çalışmaya biraz daha zorladı kendini. Ama olmuyordu.
                                               

28 Şubat 2012 Salı

Sol Şerit Abone!

    Yeni işimin ilk izin gününden sevgilerle...
    Sevgilerle derken sanırım bloga sevgilerle...
    İnsanı evde hapsedercesine kar yağıyor... Bu sene çok yağdı. Yağmaya doyamadı.
    Kar taneleri, her yeri ince ince işledi.
    İzin günümü işte bu kar yüzünden evde geçirmek durumundayım. En azından dinlenirim. Annem anlatır ben dinlerim, ben anlatırım annem dinler.
    Yayılmanın dibine vururum.
    Odamı dağınık bırakıp, boş boş seyrine dalarım.
    Aklıma gelebilecek tüm boşa vakit geçirme aktivitelerini yapar, kafamı rahatlatırım.
                                                 ***
    Hayat, yollarına bir takım bariyerler koymuş ama; hız sınırlarına da gelemiyor ki ruhum...
    Şeridimin dışına çıkmadıkça rahatım. Rahatsın, rahat...
    En fazla radara yakalanırım, bir uyarı alıp yoluma devam ederim.
    Küçük bir çocuğun elini sobaya değip, sıcağın canını acıttığını öğrenmesi gibi...
    Sınır aşımlarımdan öğrenirim...
                                                ***
    Aklımdaki labirentin çıkış yolunu bulduğumda, tüm bu hayat telaşım durulacak...
    O çıkış yolunu aramaya hiç niyetim yok!
    İçimdeki ses nereden geliyorsa ben oraya...
    Yeter ki şeritten çıkmayayım, duvara toslamayayım...
                                              ***
    Herkese en dolambaçlısından labirentler ve o güzel labirentlerin içide kaybolmaya hazır hayat coşkusu dilerim!..
Şarkı : http://fizy.com/#s/16k203 { Red Hot Chili Peppers - Snow (Hey Oh) }
   

14 Şubat 2012 Salı

İnsanlar 1

     Öykü, klozette otururken banyonun fayanslarını sayıyordu. Bir yandan sonuna kadar geldiği sigarasıyla avunuyordu. Yalnız yaşamaya alışmıştı ama, sigaranın böyle hemen bitmesine alışamamıştı.
      Telefonun çalmasıyla yerinden kalktı, iki odalı evinin küçük antresindeki telefon bir defa çalıp kapanmıştı.
      Mutfağa gitti ve dün akşam yıkamaya üşendiği bulaşıklar için suçluluk hissetti. Mutfağın hali pek de iç açıcı değildi.
      Tuttuğu evin en sevdiği yeri, yani mutfağı böyle dağınık bırakınca kendi kendine kızıyordu. Kare ve küçük bir mutfaktı. Duvar fayansları bej renkliydi ve bir kısmı çatlamıştı. Kapısından girince, öğleden önceyse; kapının tam karşısına denk gelen küçük balkonun camından gözü çok rahatsız eden bir ışık girerdi içeri. Tülleri vardı ama perde almaya hala vakit bulamamıştı.
      Set üstü ocağı boydan boya kahve lekesi olmuştu. Dün yaptığı kahveyi dalgınlıktan taşırmıştı. Kahve lekesi de iyiden iyiye kurumuştu.
      Buzdolabından bir yumurta aldı, ocağa koyduğu küçük tavada yağ eritmeye başladı.
     ''Günlerden pazar'' diye düşündü. ''Neyse ki pazar.''
                                                             ***
      Oğuz, pazar günlerine genelde erken başlardı. Onun için pazar günleri, en yaratıcı olabileceği günlerdi. Kocaman bir kupaya kahvesini koyar ve çizimlerinin başına geçerdi.
      Ev arkadaşı Ali ise pazar günleri geceden kalma olurdu. Hatta odasında mutlaka bir ''hanım arkadaş'' ile uyanırdı ve bu hanım arkadaş genelde bir sonraki hafta farklı hanım arkadaş olurdu.
     Onun bu durumuna Oğuz alışıktı. İki senelik ev arkadaşlığı sonunda mecburen alışmıştı.
     Oğuz kahvesini yudumlarken çizim masasına göz attı, bir haftaya yetiştirmesi gereken projeyi bir türlü kafasında oturtamamıştı. İki aydır bu projeyi düşünmekten resmen kendini unutmuştu. Kumral, seyrek saçları uzamış; sakalları neredeyse birbirine karışmıştı. İki aydır ihmal ettiği spor yüzünden de bayağı hamlamış hissediyordu.
     Ali'nin bu tip dertleri yoktu. Üniversite bir sene uzamıştı. Mimarlık aslında ona göre değildi. Ailesinden gelen paraların suyu çekilmedikçe de çalışmayı bile düşünmüyordu. Öğrencilik iyiydi, güzeldi. Oğuz'dan bir yaş daha küçüktü ve Oğuz'a göre cılız ve kısa bir adam sayılırdı. Siyah ve her zaman kıpkısa kestirdiği saçları, çıkık elmacık kemikleri, küçük denebilecek ve ne zaman aklına bir şey gelse kıstığı kahverengi gözleri vardı.
   Oğuz ise kumral ama oldukça az saçlıydı. Saç telleri aklına gelen her yaratıcı fikir için sevinçten, kendilerini boşluğa bırakmışlardı sanki. Her zaman fular ya da atkı tarzında bir şey takardı ve Ali bu durumla çok dalga geçerdi.
   Bir keresinde Ali : ''Yine de öküzsün lan.O kalın boynuna bez dolayınca n'oluyor? Bak sana yaratıcı bir fikir : Beyaz bir bez al, üstüne çizim yap, onu dola.''
Oğuz, saniyeden daha kısa bir süre için, ''Nasıl olurdu acaba...'' diye düşünmüştü.
                                                               ***
    Emel, annesi ve babasıyla her haftaki pazar kahvaltılarından birindeydi. Yani evdelerdi yine ama, yenilen şeylerden, tabaklara, çatallara kadar aynı; aynı oturma düzeni, aynı sohbetler, aynı taze ekmek ve gazete kokusu....
    Emel üniversite son sınıftaydı. Resim okuyordu ama hala içindeki sanat aşkını hangi sanat dalına aktarsa daha mutlu olacak, bilemiyordu.
    Yarın bir sınavı vardı ama, öyle sanat üstüne değildi. Alması gereken zorunlu ve sıkıcı derslerden birinin yazılı sınavıydı. İkinci kez alıyordu ve yine kalmaktan gerçekten korkuyordu. Dolayısıyla kahvaltıya tam odaklanamamıştı.
    Emel'in babası Kerim Bey, sert bir baba değildi. Aksine, annesi Ayça Hanım, Emel'in doktor veya mühendis olmasını isterken; babası Emel'in resme yatkınlığını fark edip onu teşvik etmişti.
    Annesinin hijyen merakı evlerini biraz sıkıcı kılsa da; Emel kendi odasında ufak çapta bir özgürlük alanı oluşturabilmişti kendine. Daim olan boya kokusu annesini çileden çıkarıyordu ve uzun süren tartışmalar sonunda, annesi odaya hiç karışmayacağına; Emel de, boya kokusunun eve yayılmasına engel olmak için odasını hep havalandıracağına ama koridora açılan kapıyı da asla açık bırakmayacağına söz vermişti.
    Emel yarınki sınava çalışmalıydı. Anne ve babasından izin istedi ve odasına çekildi.
    Kapısını kapattı, penceresini açtı.
                                                                  ***