31 Mart 2012 Cumartesi

Yerüstünden Potlar

     Günlük telaşelerin monotonluğundan yakınmayı bırakalı çok oldu.
     Günlük telaşelere tam anlamıyla kapılmaya başlayalı az...
     Günler beni ve etrafımdakileri; sel suları gibi sonu belirsiz bir yerlere taşıyor sanki. O esnada birisi, boğulmayayım diye bir simit atarsa; bir ses ederse eyvallah!
     Ama ben daha çok kendi akıntı yönümdeyim.
     Muhtemelen, onlardan ve sizlerden biraz farklı bir yerlerin açıklığında sürüklendikten sonra; başka bir kıyıya vuracağım.
     Hayat, Maraş dondurmacısı gibi; tutayım diye uzattığı ipi çekip durmazsa iyi olacak!
     Zira, şaka kaldırmak konusunda pek iyi değilimdir.
     Neyse...
     Buradan dolmuştaki yaşlı teyzelere de seslenmek istiyorum!
     Arkada birkaç yer birden varken, oturduğum yerden beni sizi ayakta bırakmışım gibi kötü hissettirmeyi ve kalkmamı nasıl sağlıyorsunuz?! Ve kalktığım an, o tek kişilik, minicik dolmuş koltuğuna kendinizi nasıl yıkıyorsunuz? Biriniz bana açıklayabilir mi? Günlerim bunu düşünmekle geçiyor. Strese sokuyorsunuz resmen! O hastalıklı ruh halinizi çekin hayatımdan!
    Bu günlerde lisede yanımdan ayırmadığım discmanimi dinliyorum. Yine o zamanlarda yaptığım mp3 cdlerimin kıymetini yeniden anlıyorum. Ne güzel müziklermiş, ne güzel hislermiş...
     Mart ayını bu sene hiç sevmedim. 31'inde bile buz gibiydi. Kış psikolojisinden çıkmamıza yardımcı bile olmadı, hatta engel oldu. Üstüne bizleri hasta etti; bağışıklık sistemimizi sille tokat dövdü. Meclisteki kavgacı milletvekili misin sayın Mart? Git kedileri kızıştır, ne bileyim.
     Bence her evde ''Anne TV karşında uyuması'' var. Anne TV karşısında uyuyorsa; genel olarak pek bir problem yok demektir. Evde olması gerekenler evdedir; o gün pek de büyük bir olay olmamıştır. Sıradan ve zararsız bir gündür o gün; anne TV karşısında uyuyorsa.
     Şunu okurum, şunu yaparım, şunu yazar-çizerim diye plan yapınca olmuyor olmuyor olmuyor! Plan yapmayınca da olmuyor. Nasıl olacak bilmiyorum.
     Ayrıca nedir bu hepimizdeki kıro burç yorumumuzu okumadan yapamama hastalığı? Neden hep kıro neden?
     Bence odanızda gözünüze gözünüze giren bir takvim varsa; ''takvim sendromu'' diye bir şey yaşayabilirsiniz. Ben yaşıyorum. Günleri işaretledikçe bir şeylere yaklaşıyormuşum da, bir şeylerin günü gelecekmiş de ben de gün sayıyormuşum gibi geliyor. İleri sayfalara bakıyorum, çarpıcı hiçbir şey bulamıyorum. Takvimde işaretsiz bir gün için gün sayıyorum resmen.
      Bu karman çorman yazı, buralarda kalsın.
      Son olarak : Hayat takvimlerimizin yaprakları; etli ve hiç solmayan cinsten olsun! Biz neşeli olalım, etrafımız neşe dolsun. Tüm gelişmeler işimize gelsin, ruhumuzun zilleri; hep keyifli bir şeyler çalsın! Mesela :
     
R.E.M. - Shiny Happy People { http://fizy.com/s/157vwp }

20 Mart 2012 Salı

İnsanlar 2

          Öykü, bir yandan kahvaltısını ederken; bir yandan da televizyondaki magazin programlarına bakıyordu. Her kadın gibi o da, soranlara ''Eğlencesine bakıyorum.'' dese de, içten içe; kim, kiminle, nerede yakalanmış; hangi ünlünün evi nasılmış, çılgınlar gibi merak ediyordu.
          Televizyonu tüplüydü, eski modeldi. Ailesinden ayrı eve, hatta ayrı kente taşınırken; ailesiyle geçirdiği günlerle dolu bir kutu misali; yanında getirmişti.
          ''İstanbul'a gücüm yetmez, Ankara'da bir iş bulup belki sonra geçerim.'' demişti teyzesine. Bu fikrini ailesiyle paylaşmadan önce, teyzesine anlatmıştı. Teyzesi Vidan Hanım, Öykü'nün hem dostu hem saygıdeğer büyüğüydü. Annesiyle bile paylaşamadığı şeyleri, onunla paylaşırdı. Bir derdi olursa beraber çözüm arayıp, en kritik kararları beraber alırlardı.
           Amasra'dan taşınma fikrini de, herkesten önce teyzesine açmıştı. Yazar olup, yükselip, Türkiye'nin en ünlü dergilerinden birinde editör olmayı planlıyordu. Bu, şatafatlı hayali, Amasra'nın güzel yazını ve soğuk kışını biraz gölgelemişti. Bir iş bulamayıp, otuzlarına yaklaşmaya başlayınca; bir de büyük şehre taşınmayı denemek istemişti.
           Teyzesi başta biraz yadırgamış, sonra anlamıştı Öykü'yü. Hak da vermişti.
           Öykü, üç sene öncesine kısa bir dönüş yaptıktan sonra, kahvaltısını bitirdiğini fark etti. Tavayı ve ekmeği mutfağa taşıdı. Çayı buz gibi olmuştu. Yenisini doldurdu.
            Çayını doldururken yine ev telefonu çaldı.
                                                              ***
             Oğuz birkaç saattir çizimin başındaydı ama hala ilerleme kaydedemiyordu. Aslında Ali biraz çenesini kapatsa ve Oğuz'a takılmayı kesse; bir şeyler yapacaktı ama olmuyordu işte. Belki de suçu, içinden Ali'ye atsa da, kendinde buluyordu. Bazen yaptığı işten çok sıkılıyor, yanlış bölüm okuduğunu düşünüyordu.
             Ali, ayaklarını salondaki sandalyeye uzatmış; elinde kahveyle, Oğuz'a geçen tanıştığı kızı anlatıyordu.
             ''Ya, aslında sıradan biri ama kızda bir şey var abi. Çözemedim...''
              Oğuz : ''Ali, abi sen çok orijinalsin ya. Kız sıradan, sen orijinalsin.''
              Ali : ''Niye öyle dedin şimdi? Kendi çapımda farklı biriyim yani.''
              Oğuz : ''Evet, ama sadece kendi minik çapında Aliş''
              Ali : ''Sus lan! Senin göbek çapın çok orijinal. Dünyanın yarı çapı.''
              Oğuz : ''He Ali, he.''
              Bu orta okul atışmalarından hiç vazgeçmiyorlardı. Derken;
               Oğuz : ''Yarın Nermin Abla geliyor bak Biraz toparla odanı.''
              Ali : ''Anlamıyorum abi! Kadın onun için gelmiyor mu zaten?''
              Oğuz : ''Donunu da mı toplayacak lan!''
              Ali : ''Tamam tamam. Pizza yer miyiz?''
              Oğuz : '' Şahane olur.''
              Ali, yerinden nihayet kalktı. Önce pencereden dışarıya şöyle bir baktı. Hava güneşliydi.Sonra cep telefonunu bulmaya, odasına gitti. Kapısını açık bıraktı. Oğuz arkasına bakınca, Ali'nin yatağında kimsenin olmadığını gördü ve ''Vay, yalnız gelmişsin gece?'' dedi.
              Ali, bir yandan telefonunu ararken bir yandan laf yetiştirdi : ''Bu sefer ağırdan alıyorum.''
              Oğuz ''Ha s..tir ordan.'' diye mırıldandı.
              Ali : ''Efendim abi?''
              Oğuz : ''Yok bir şey, söyle pizzaları hadi.''
                                                                     ***
              Emel odasında ders çalışmaya gayret ediyordu. Ama içinden gelimiyordu bile. Onu kamçılayan tek şey, bir daha bu dersten kalmak istememesiydi. Kendini zorluyordu.
              Hiç keyfi yoktu. Ama çalışması gerekiyordu.
              Çalışmaya biraz daha zorladı kendini. Ama olmuyordu.